16/02/2026 Bu Yazı 132 Defa Görüntülendi.
Her yıl şubat ayı, insan onurunun, eşitliğin ve sosyal adalet arayışının yeniden hatırlandığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkar.
Her yıl şubat ayı, insan onurunun, eşitliğin ve sosyal adalet arayışının yeniden hatırlandığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkar. Bu hafta da hem Birleşmiş Milletler çatısı altında kabul edilen Engelli Haklarına İlişkin Sözleşme’nin yıldönümü hem de Dünya Sosyal Adalet Günü vesilesiyle engelli bireylerin hak mücadelesi bir kez daha gündeme gelmektedir. Bu iki önemli tarih, yalnızca birer anma günü değil; aynı zamanda insan hakları temelinde yükselen ortak bir vicdanın sembolüdür.
2006 yılında kabul edilen ve Türkiye’nin de taraf olduğu Engelli Haklarına İlişkin Sözleşme, engelliliği bir “yardım” ya da “merhamet” meselesi olmaktan çıkarıp açık biçimde bir “hak” meselesi olarak tanımlamıştır. Bu sözleşme, engelli bireylerin eğitim, istihdam, sağlık, erişilebilirlik, adalete erişim ve siyasal yaşama katılım gibi alanlarda eşit haklara sahip olduğunu uluslararası hukuk düzleminde güvence altına almıştır. Türkiye’de sözleşmenin onaylanmasıyla birlikte engelli haklarına ilişkin mevzuatta önemli değişiklikler yapılmış; kamu kurumlarında erişilebilirlik düzenlemeleri hız kazanmış, kamu personeli alımlarında engelli kotası uygulaması güçlendirilmiş ve sosyal destek mekanizmaları daha sistematik bir çerçeveye kavuşturulmuştur.
Özellikle kamu binalarında rampalar, asansörler ve hissedilebilir yüzey uygulamaları gibi fiziksel erişilebilirlik unsurlarının yaygınlaşması; engelli aylıkları, evde bakım destekleri ve özel eğitim hizmetlerinin kurumsallaşması sözleşmenin somut yansımaları arasında yer almaktadır. Eğitim alanında kaynaştırma uygulamalarının geliştirilmesi ve üniversitelerde engelli öğrenci birimlerinin oluşturulması da yine bu sürecin önemli kazanımlarıdır. Engelli bireylerin toplumsal yaşama katılımını artırmaya yönelik farkındalık çalışmaları ve kamu spotları da zihinsel dönüşüm açısından kayda değerdir.
Bununla birlikte, sözleşmenin öngördüğü tüm hedeflere tam anlamıyla ulaşıldığını söylemek henüz mümkün değildir. Özellikle şehir planlamasında bütüncül bir erişilebilirlik anlayışının yerleşmemiş olması, toplu taşıma araçlarının her bölgede eşit ölçüde erişilebilir olmaması ve özel sektör istihdamında engelli kotasının etkin biçimde uygulanamaması önemli eksiklikler arasında yer almaktadır. Kırsal bölgelerde yaşayan engelli bireylerin eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerine erişimi hâlâ sınırlı kalabilmektedir. Ayrıca dijital erişilebilirlik, işaret dili hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve bağımsız yaşam modellerinin desteklenmesi gibi alanlarda da daha güçlü adımlar atılması gerekmektedir.
Sözleşmenin ruhu, yalnızca fiziksel engellerin kaldırılmasını değil; aynı zamanda önyargıların ve görünmez duvarların da yıkılmasını hedefler. Toplumun engelliliğe bakışında kalıcı bir zihinsel dönüşüm sağlanmadıkça, hukuki düzenlemelerin tek başına yeterli olması mümkün değildir. Sosyal adalet, ancak herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu ve farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü bir anlayışla hayat bulur.
Bu nedenle bu hafta anılan yıl dönümü, geçmişte atılan adımları takdir etmek kadar, eksik kalan yönleri cesaretle değerlendirme sorumluluğunu da beraberinde getirir. Engelli bireylerin yalnızca korunması değil; karar alma süreçlerine etkin biçimde katılması, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olması ve üretken bireyler olarak toplumsal hayatın merkezinde yer alması esastır.
Engelli Haklarına İlişkin Sözleşme, insanlık ailesinin ortak vicdanını temsil eden bir metindir. Türkiye’de atılan her olumlu adım bu vicdanın güçlendiğini gösterirken, atılması gereken her yeni adım da sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Sosyal adaletin gerçek anlamda tesis edildiği bir toplum ise, ancak hiçbir bireyin geride bırakılmadığı bir düzenle mümkün olacaktır.
Mehmet YILDIRIM | 16.02.2026