26/01/2026 Bu Yazı 158 Defa Görüntülendi.
İnsan, dünyayı yalnızca gözleriyle görmez; kalbiyle duyar, ruhuyla hisseder. Görme engelli bireylerin güzel sanatlarla kurduğu ilişki, bu hakikatin en zarif kanıtlarından biridir.
İnsan, dünyayı yalnızca gözleriyle görmez; kalbiyle duyar, ruhuyla hisseder. Görme engelli bireylerin güzel sanatlarla kurduğu ilişki, bu hakikatin en zarif kanıtlarından biridir. Özellikle işitsel ve fonetik sanatlar; müzik, şiir ve sözlü edebiyat gibi alanlar, görmeyen bireyler için yalnızca bir uğraş değil, aynı zamanda dünyayla kurulan güçlü bir iletişim köprüsüdür. Ses, onlar için bir yön bulma aracı olduğu kadar bir ifade biçimi, bir sığınak ve bir özgürlük alanıdır.
Görme duyusunun yokluğu ya da sınırlılığı, işitme duyusunun hassasiyetini çoğu zaman artırır. Bu durum, ses tonlarındaki incelikleri, ritimdeki nüansları ve kelimelerin taşıdığı duygusal titreşimleri daha derinden algılamayı mümkün kılar. Fonetik sanatlara yönelişin arkasında da bu güçlü algı dünyası yatar. Bir ezginin titreşimi, bir şiirin ahengi ya da bir insan sesinin sıcaklığı, görmeyen bireyler için adeta renklerin ve şekillerin yerini alır.
Dünya çapında bu alanda iz bırakmış pek çok isim bulunmaktadır. Amerikalı müzisyen Ray Charles, küçük yaşta görme yetisini kaybetmesine rağmen müzik tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Soul ve rhythm & blues türlerinin gelişiminde öncü olmuş, sesiyle milyonlara ulaşmıştır. Aynı şekilde Stevie Wonder, çocuk yaşta kör olmasına rağmen bestelediği ve seslendirdiği eserlerle yalnızca bir müzisyen değil, bir kültür simgesi hâline gelmiştir. Onun müziğinde, karanlığın içinden doğan bir ışık hissedilir. İtalyan tenor Andrea Bocelli ise görme engeline rağmen klasik müziğin en saygın isimlerinden biri olmuş, sesiyle dünyanın en büyük sahnelerinde yankı uyandırmıştır.
Türkiye’de de görme engelli sanatçılar, özellikle müzik alanında derin izler bırakmıştır. Halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Çocuk yaşta görme yetisini kaybeden Veysel, bağlaması ve sözleriyle Anadolu’nun ruhunu dile getirmiştir. “Uzun ince bir yoldayım” dizeleri, yalnızca bir hayat yolculuğunu değil, insanın varoluş serüvenini anlatır. Onun eserlerinde doğa, insan ve kader; gözle değil, gönülle görülür. Günümüzde de pek çok görme engelli müzisyen, konservatuvarlarda eğitim almakta, korolarda, orkestralarda ve sahnelerde yer alarak sanatın evrensel diline katkı sunmaktadır.
Bu başarı öykülerinin ortak noktası, engelin sanata engel olmadığı gerçeğidir. Aksine, kimi zaman yaşanan zorluklar sanatsal derinliği besler. Görmeyen bir sanatçı için ses, yalnızca işitilen bir titreşim değil; dokunulan, hissedilen ve şekil verilen bir varlıktır. Bu nedenle ortaya konan eserlerde samimiyet, içtenlik ve duygu yoğunluğu dikkat çeker.
Toplumun görevi ise bu yeteneklerin önündeki fiziksel ve sosyal engelleri kaldırmaktır. Erişilebilir sanat eğitimi, uygun teknolojik imkânlar ve destekleyici kültürel ortamlar sağlandığında, görme engelli bireylerin sanattaki varlığı daha da güçlenecektir. Çünkü sanat, görmekten çok hissetmekle ilgilidir; hissetmenin ise bir engeli yoktur.
Sonuç olarak, görmeyen gözlerin dünyası karanlık değil, seslerle aydınlıktır. Onların müziğe, söze ve sese kattığı derinlik, insanlığa duymanın ne kadar kıymetli bir eylem olduğunu hatırlatır. Sanatın gerçek ışığı, gözlerde değil; yürekte yanar.
Mehmet YILDIRIM | 26.01.2026