Dicle ATILMIŞ

Dicle ATILMIŞ

Dicle Atılmış

Sanal e-ALEM

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba, okur. Bu yazıdaki konumuz, alışkanlıklarımızın reformu sonucu oluşan ve adeta yeni bir uzvumuz gibi taşıdığımız telefonlarımızın en küçük yapıtaşı sosyal medya, yani yeni sanal dünyamız.

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba, okur. Bu yazıdaki konumuz, alışkanlıklarımızın reformu sonucu oluşan ve adeta yeni bir uzvumuz gibi taşıdığımız telefonlarımızın en küçük yapıtaşı sosyal medya, yani yeni sanal dünyamız. Yeni diyorum çünkü uygulamaların ara yüzü ve kullanım şekilleri güncellendikçe biz de güncelleniyoruz. Sanal alem, sanal elalem ve sanal ailem diye üç gruptan oluşan yeni bir dünyaya sahibiz. Bu dünya yapay akıllarla da buluşunca yeni tip arketipler ile yaşamaya başladık. Orada bulunmalıyız. Görmeli ve göstermeliyiz.

Bir firmanın sosyal medya videosu çekimi esnasında oluşan diyaloğu aynen aktarmak istiyorum.

— Şimdi bu işin üniversitesinin adı iletişim, halkla ilişkiler falan mı?
— Bizim oğlan da bu bölümü okudu.
— Bize bu alanda iyi para var dedi ama biz dikkate almadık.
— Girdiğimiz çoğu mekanda sizin gibi sosyal medyacılar var.
— Bak, gittiğimiz yer bize iş yerinin kartını verdi; sadece kare kod var ve sosyal medya hesabına yönlendiriyor.

Evet, sayın okur, biz başarımızı kaç kişi takip etmişten, kaç izleme olmuştan ölçmeye başladık. Hatta hırsımız o kadar büyük ki gerçek olmayan şişirilmiş izlenmeler takipler almaya çalışıyoruz. Başlangıçta bir etki almaktı amaç, şimdi ise düelloya tutuşmak gibi… Genci, yaşlısı, iş sahibi, memuru… herkes burda. Buraya kadarlık kısıma hepimiz vakıfız, her dakika içindeyiz ve çabalıyoruz. Peki ya sonra…

Neyi unuttuk ve bu bizde neleri yok etti biliyor musunuz? Gerçek yaşamımızı… Yan yana oturup dertleştiğimiz, hüznünü gözünden anladığımız dostluklarımız, kırk yıllık hatırlar bırakan kahve sohbetleri, kalpten kalbe kurulan yollar… İşte bu kaybettiğimiz gerçeğimizi yaşatmak için çabaladığımızda bile masanın üstünde telefonlarımız ve lafın tükendiği yerde sanal alemimizi güncelleme arzusu olduğundan, kesin bir şekilde gerçekliği kaybettiğimizi görmeliyiz artık. Yarı form gibi yaşamanın mutsuzluğu dünyayı sarmış durumda. Bu mutsuzluğu da yine dönüp yapay akıllara danışıyoruz. “E, ne yapalım, mecburuz.” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, mecbur gibi düşündüğümüz her şeye mecburuz, sevgili okur. Mecburiyetlerimizin içinde tükenene kadar mecburuz. Tam da burada bilmeliyiz ki bir avuç örgütlenebilen, farklılaşabilen, kendini mecbur gibi hissetmeyen gruplarla, dünyada küçük sanalsız habitatların oluşabileceği ütopyasını (şimdilik) — “Neden olmasın?” diye bir soru ile ortaya atmak istiyorum. Kendine yetecek üretimler yapan küçük gruplar sürüden ayrılıp düzene karşı çıktığında kalabalık yalnızlıklarımızı alıp gerçeğe koşacağız. Kendi kelimelerimizle kurduğumuz (yapay zekasız) cümlelerimizin tadını çıkaracağız. Çocuklarımızın başını içtenlikle okşadığımız, sebzemizi elimizle toplayıp yediğimiz (resmini çekmeye harcadığımız gayret olmadan), boşlukta asılı kalan dakikalara da hikayeler, şarkılar, şiirler eklediğimiz eski-yeni dünyamıza dönerek tadını çıkaracağız. Paranın geçmediği doğanın, bize neler bahşettiğini izleyerek tadını çıkaracağız. Cümlelerimi sonlandırırken sizi de hayale daldıran bu yazıda, değişemiyorsak da örgütlenmeye inancı olan bir yürek bırakıyorum. Şimdi siz, konudan bağımsız, alın bu inancı hangi değişime uyarlamak isterseniz uyarlayın. Umutla kalın…


Dicle ATILMIŞ | 03.11.2026