09/04/2026 Bu Yazı 177 Defa Görüntülendi.
Farkındalık günleri; evrensel insan hakları ve hukuk değerleri çerçevesinde sağlık, eğitim, engellilik, haklar, sorunlar, çevre vb. alanlarda toplumsal hafızayı gözden geçirme, eksiklikleri tespit edip giderme ve gelecek stratejileri oluşturma açısından hukuk ve toplumsal düzen kurallarının işleyişi ile ilgili eğitim fonksiyonunu yerine getirir.
Farkındalık günleri; evrensel insan hakları ve hukuk değerleri çerçevesinde sağlık, eğitim, engellilik, haklar, sorunlar, çevre vb. alanlarda toplumsal hafızayı gözden geçirme, eksiklikleri tespit edip giderme ve gelecek stratejileri oluşturma açısından hukuk ve toplumsal düzen kurallarının işleyişi ile ilgili eğitim fonksiyonunu yerine getirir. Yani; devletlerin ve toplumların kabulü olan farkındalık günleri, ilgili konulardaki haklar, sorunlar ve çözümlerine de bakışını gösterir. Bu bağlamda “ruhsal engellilikle ilgili farkındalık günleri 30 Mart Dünya Bipolar Günü, 11 Nisan Dünya Şizofreni Günü ve 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü ile ilgili yaklaşımlar, bize devletin ve toplumun ruh sağlığı ve ruhsal engellilik meselesine bakışını verir. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10 -16 Mayıs Engelliler Haftası etkinliklerinden ruhsal engellilerin soyutlanması ve uygulanan tecrit ile ruhsal engel temelli belirli gün ve hafta etkinliklerinin kurumsal dışlanması “ruhsal engelliliğe dayalı ayrımcılığın” tercihli sosyal politika haline gelişini açıkça kanıtlamaktadır. Yakın zamanda gördüğümüz, kurumların 30 Mart Dünya Bipolar Günü ile 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü’ne yaklaşımlarındaki ayrımcılık bunun kanıtı olmuştur. 30 Mart Dünya Bipolar Günü’nde sadece derneğimiz ve Kent Konseyi Engelli Meclisi Başkanı Çağlayan Erdal açıklama yapmıştır. Gaziantep Valiliği, Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, İl Sağlık Müdürlüğü, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi herhangi bir somut sahiplenme ve farkındalık yapmamışlardır. Muhtemelen 11 Nisan Dünya Şizofreni Günü’nde de aynı sahipsizlik, Türkiye genelinde büyük oranda gözlemlenecektir.
Dernek olarak bu yıl 30 Mart Dünya Bipolar Günü vesilesiyle basın açıklamamızı “Baklavayı baklavacıdan, ruhsal hastalık tanısını psikiyatristten alınız.” temasıyla, Gaziantep Üniversitesi TRSM’nin hukuksuz kapanması konusunda gerçekleştirdik. Farkındalık günlerinde bile mağduriyetleri devlet tarafından göz ardı edilip kimsesizlikleri açıkça ortaya çıkan ruhsal engellilere yönelik damgalamaya, baklava meselesi üzerinden yaptığımız gönderme ile ilgili farklı yorumlar ve algılar oluşmuştur. Biz de sloganın çalışma raporlarımıza da geçen çıkış sürecini 11 Nisan Dünya Şizofreni Günü vesilesiyle vurgulayalım istedik. Öyle ki; vermeye çalıştığımız mesajdan çok; ucuz baklava polemiğine bakışımızı da merak edenler olmuş; biz de gastronomi şehrimizin tatlı gündemine tatlı mizanseni yaparak verdiğimiz mesajı açıklayalım.
Bir belediyenin ucuz baklava satma ihtiyacını doğuran ekonomik sorunlar, enflasyon, alım gücü, maliyet, piyasa dengesi ve denetim mekanizması çerçevesinde Şehitkamil Belediyesi dâhil; hepimizin düşünmesi gereken ortak sorunu ve sorumluluğudur. İşin özü bizce, pahalı baklavayı yiyenler kendi kesesinden, Şehitkâmil Belediyesi’nin ucuz baklavasından yiyenler ise hepimizin kesesinden yemektedir, herkese afiyet olsun. Biz ise; baklavadan çok Umut Yılmaz ile damgalama meselesi üzerinden yaşadığımız polemikten ilham alarak meseleye gündem üzerinden tatlı göndermeyle temas ettik. Geçtiğimiz yıl, Umut Yılmaz ile Ersin Atar arasında “şizofreni” polemiği yaşanmıştı. Biz de dernek olarak mesleği avukatlık olan Umut Yılmaz’a uyarı yapmıştık fakat; kendileri hata düzeltme erdemini göstermeye tenezzül bile etmemişlerdi. Ersin Atar da Umut Yılmaz’ı kullandığı ilaç üzerinden damgalamıştı. Damgalama yarışına giren iki kişi arasındaki sürtüşmenin mağduru ise; her zaman ki gibi onuru çiğnenerek kişiliği yok edilen ruhsal engelli ve yakınları olmuştur. Hâlbuki hastalık kişisel veridir, kişi iradesi dışında açıklanamaz ve doktor olmayanlar da hiç kimseye herhangi bir tanı koyamaz. Hastalığa, engele; hakaret, aşağılama, iftira, kişilik, atfetmek ise; ayrımcılık ve halkı kin ve düşmanlığa sevk etme suçu, yani damgalamadır. Hukuk okuyan bir belediye başkanının ise; ruhsal tanı koymayı “kendi inancı” ve hakkı olarak beyan etmesi ve AK Parti yetkililerinin bunu kurumsal olarak bize ifade etmesi, evrensel hukuk ve insan hakları temelinde suç olan damgalamanın; ülkemizde “hakaret hakkı ve tıbbi tanı koyma hakkı” üzerinden varlık bulduğunun kanıtıdır. Hakkı sadece hukuk ve toplumsal düzen kuralları tanımlar, herhalde Umut Yılmaz bunu unutmuş olmalı… Damgalamanın nedenleri, sonuçları, yıkımları ile ilgili tüm çalışmalarımız ve toplumsal aktarımlarımızı yapmamıza rağmen; Gaziantep’te devletin görev ihlalleri ve çözümü reddi ise; damgalamanın anti sosyal devlet anlayışı temelli tercihli politika oluşunun kanıtıdır. Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş’ün, CHP’ye yönelik “ Politik Şizofreni” ithamı ruhsal engellilere dayalı ayrımcılık ve damgalamanın en üst düzeyde ifadesi olmuştur. Biz, bu nedenle hak savunuculuğumuza Türk ve Dünya tarihinin en özgün idari davaları vurgusunu yapıyoruz. Gelelim TRSM meselesine…
TRSM meselesini tüm yönleriyle yasama, yürütme, yargı temelinde takibini yapıp çalışmalarımıza devam ediyoruz. Basın açıklamamızda belirtiğimiz gibi hukuki ve idari muhatabımız doğrudan Sayın Cumhurbaşkanımız’dır. Gaziantep Üniversitesi’nin tadilat gerekçesinin gerçeği yansıtmadığı ve asıl meselenin ruhsal engellilerin üniversiteden tasfiyesi ve merkezin üniversiteye getirdiği mali yük olduğu anlaşılmıştır. Çünkü; tadilat henüz başlamadı, bir söyledikleri diğerini tutmuyor, hatta yeni yer yapıldığı bile söyleniyor ama tutarlı ve somut hiçbir yaklaşım yoktur. Tadilat, hizmetin durma gerekçesi olamaz, Sağlık Bakanlığı ruhsatnamesi aktif olduğu halde hizmeti durdurmak hukuksuzluktur. Mevcut hastalar açısından hizmet sonlanma şartı oluşmamış ve hastalar kendi iradeleriyle haklarından vazgeçmemiştir. Sadece şifai olarak hastalara başka TRSM’lere gidin demeyi yönlendirme zanneden rektörlük, kamuya bağlı TRSM’lere hukuk dışı müdahale ettiğini, hastalara rızası dışında emri vaki yaptıklarını açıkça beyan etmiş bulundular. Gaziantep Valiliği de rektörün mülki idareye hukuk dışı müdahalesine maruz bırakılma iddiası ile ilgili açık bir zafiyet içinde bulunmaktadır. Hem mevcut TRSM binasının tadilat işinin hem de yeni yapıldığı iddia edilen yerle ilgili işin adı, içeriği, başlangıç ve bitiş süreci, ihale süreci, firması hakkında bilgi yoktur. Bizce; tadilat, hastaları, derneğimizi, devleti ve kamuoyunu oyalamak için gayri resmi öne sürülen bahanedir. Gaziantep Üniversitesi bu hukuksuz süreçle ilgili haksız olduğu ve meşru gerekçeleri olmadığı için açıklama yapamamaktadır. Üniversite tarafından konuya bizim müdahil olduğumuz süreçten sonra resmiyet kazandırılabilecek tadilat süreci ise; 19 Ocak’tan itibaren ortaya çıkan hukuksuzluğu asla meşrulaştıramaz. Henüz başlamamış tadilat ile ilgili dokuz aylık süreç belirtmek de konuyla ilgili hukuk dışı yaklaşımın kasıtlı ve planlı olduğu izlenimini doğurmaktadır. Çünkü; yönergede denetim süresi altı ayda bir olarak belirtilmektedir. Yönergeye ve hukuka aykırı olarak hizmeti durdurmak, Sağlık Bakanlığı’nın müdahil olacağı ruhsatname iptal sürecini gerçekleştirme planını uygulamaktır. Halbuki üniversite kendi özerk iradesi ile TRSM hizmetinden vazgeçebilir ama bunu yönerge uygun şekilde yapmalıdır. Mevcut hastalar açısından yönergede belirtilen hizmet sonlanma şartlarının tamamlanıp Sağlık Bakanlığı’na ruhsatname iptali başvurusu yaptıktan sonra TRSM kapatılabilir. Nasıl ki TRSM açılırken yönergeye ve hukuka uygunluk esassa, tadilat ve kapanma ile ilgili de aynı esas geçerlidir. Buradaki tutumun maddi külfet hesabıyla yapıldığı açıkça anlaşılmıştır. Yani işin özü, Gaziantep Üniversitesi, TRSM binasının gerçekten tadilat ihtiyacı varsa; öncelikle karar ve ihale süreçleri tamamlayıp, TRSM’yi üniversite içinde geçici hizmet binasına taşıdıktan sonra tadilat başlamalı idi. Biz, binayı tadilat edeceğiz hadi gidin deyip de tadilatı bile başlatmamak, açıkça “kamuya arz edilen hizmet binasının engel dolayısıyla yasaklanması, yani engelliliğe “dayalı doğrudan ve dolaylı ayrımcılık” durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu aşamada Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın bu süreçle ilgili hem üniversitenin hak ihlali hem de mülki idarenin ihmalleri ile ilgili gereğini yapmasını beklerken; diğer yandan da çalışmalarımıza devam etmekteyiz.
Serpil ACIOĞLU | 09.04.2026