1979 yılıydı, aynı siyasi tarafta yer aldığımız bir arkadaşım (beş yıl önce, bir kalp krizi sonucunda hayatı sona erdi) “kalbin kriz noktasına gelinceye kadar geçirdiği evreler ve onun gerekçeleri özellikle de sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan ayrı bir inceleme ve tez konusudur bence”
1979 yılıydı, aynı siyasi tarafta yer aldığımız bir arkadaşım (beş yıl önce, bir kalp krizi sonucunda hayatı sona erdi) “kalbin kriz noktasına gelinceye kadar geçirdiği evreler ve onun gerekçeleri özellikle de sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan ayrı bir inceleme ve tez konusudur bence”
O bir anısını anlatıyor: Bir gün dedi. İstanbul'da, Saraçhanede, Haşim İşcan geçidinin altında yazılama yaparken baktım ki polis geliyor, hemen elimden fırçayı attım, yazıyı okumaya başladım polis sordu?
-Ne yapıyorsun lan burada?
-Duvardaki yazıları okuyorum!..
-Ne yazıyor lan orda?
-Devrimciler ölmez yazıyor...
-Sen necisin?
-Ben devrimciyim abi.
-Neden devrimcisin lan?
-Devrimciler ölmez yazıyor, baksana abi. Bende ölmek istemiyorum.
Polis arkadaşın yaptığı numaraya kanıyor mu, çocuktur deyip görmezden mi geliyor bilmiyorum? Ama o yaşlarda biz bu hikayeye hem güler, hem de polisten akıllı olduğumuzu düşünür, kendimize övünç payı çıkarırdık. Elbette büyük resmi görmeden yürüdüğümüz bu yol çoğumuza zindan, ölüm, sakatlanma ve büyük acılar yaşattı. Buradan bakınca arkadaşım altmış yaşamış, kalp krizinden hayatını kaybetmiş biri olarak şanslıydı! Yirmili, otuzlu yaşlarda nice genç insanımız kurşunlanarak, idam edilerek işkencelerde öldürülmedi mi?
O günlerde baklava fiyatları konuşulmuyordu, Ya ucuzdu, herkesin ulaşabildiği bir fiyatı vardı ya da çok daha yakıcı konular vardı hayatımızda. O nedenle harıl harıl okuyorduk. Örgütleniyorduk, bu düzen haksız ve adaletsiz bir düzen, düzen değişmeli, değiştireceğiz diyorduk. Olmadı...Çok ağır bedeller ödendi olmadı. Boşa mı gitti? Asla... Büyük bir ders bıraktı arkada ve ülke çapında büyük bir bilinç gelişimi yaşandı. O bilinç hala ayakta ama bir yerlerde bir iki eksiklik var, küçük ama çok belirleyici bir-iki eksiklik...
Dünyadaki gelişmelerin analizini doğru yapmak ve bir araya gelmek konusundaki tarifsiz zaaflarımız…
Elbette uluslararası güçler her ülkede kafa karışıklığı ve bilinç bulandırma işini yapıyor. Bir araya gelmeyi değil bireyciliği göklere çıkarıyor ama hayatı ileriye taşımak isteyenlerin bunları biliyor ve bunları mutlaka aşıyor olması gerek. Bu mümkün…
Eski deyimle boyalı basın bize kurtuluş yolunu değil kölelik yolunu gösterir.
Bırakın modayı, borsayı, bitcoini onlar tartışsın. Askeri gemileriyle ülkelerin karasularına gelip haraç isteyen, dünyayı kendi çıkarlarına göre dizayn etmek isteyen emperyalistlerden nasıl kurtuluruz? Bütün dünya halklarına direk ya da dolaylı zulümler yaşatan bu emperyalist haydutları nasıl dize getirebiliriz? Bunu konuşmalıyız. Bugünün yakıcı meselesi bu, bunun geçmiş örneklerini biliyoruz. Mustafa Kemal’in Çanakkale ve Kurtuluş savaşı zaferini, Hitler'in nasıl yenildiğini, Balkanların nasıl özgürleştiğini. Çin'in, Vietnam’ın kurtuluşunu, Asya'da, Afrika'da ve Latin Amerika da ki bağımsızlık mücadelelerini biliyoruz. Bu çok daha ileri boyutta yeniden yaşanabilir ama doğru analizler yaparak iyi örgütlenerek mümkün.
Ulusal çapta ve küresel çapta mümkün!…
İran'a yapılacak bir saldırı Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyecektir bu iyi biline.
Bir annenin yürürken,
Sırtında uyuyan çocuklardık
Duvarlara slogan yazarken büyüttük sevdalarımızı.
Koca adamlar olduk
Bozgunların hüznüyle yudumladık çaylarımızı şekersiz.
Kolu kanadı kırık kuşlarız belki
Yüreğinde kor sevdaları sönmemiş.
Okyanusta anne balıklarız
Türkülere ninni söyleyen…
Ahmet ATILMIŞ | 19.02.2026 - aatilmis@hotmail.com








